Sağlık Hukukunda Sorumluluk ve Yetkili ve Görevli Mahkeme

Bağımsız çalışan bir hekim ile hastası arasındaki hukuki ilişki üç ayrı şekilde söz konusu olabilir. Bunlar, “sözleşme ilişkisi”, “vekaletsiz iş görme ilişkisi” ve “haksız fiil ilişkisidir. Somut olayın özelliklerine göre “culpa in contrahendo” (sözleşme öncesi sorumluluk) esasına dayanan bir sorumluluğun ortaya çıkması da mümkündür. Tedavi için hastaneye başvurulması durumunda hastanenin niteliğine göre bir ayrım yapmak gerekir: Hastane özel hastane niteliğindeyse, sözleşme ilişkisi hastane ile hasta arasında kurulmuş olur. Bu sözleşmeye “hastaneye kabul sözleşmesi” denir. Tedaviyi yürüten hekim veya yardımcı personel sözleşmenin tarafı olmazlar. Dolayısıyla hasta doğrudan doğruya hekim ile değil, hastane ile muhatap olur. Hekim ise hastane adına hastaya tedavi hizmeti sunan kişi olarak TBK uyarınca ifa yardımcısı durumundadır. Haksız fiilden dolayı meydana gelen zararlardan ötürü ise ilgili hekim veya personel sorumlu olur. Çalışmada hastaneye kabul sözleşmesine değinilmeyecek olup, vekalet ve eser sözleşmeleri ile vekaletsiz iş görmeden doğan hekimin sorumluluğu ele alınacaktır.

Hekim ve Hasta Arasında Kurulan İlişkinin Hukuki Niteliği

-Vekalet sözleşmesi yönünden: Doktrin ve yargı kararlarında, çoğunluğun kabul ettiği görüş hekimin hastasını muayene, tedavi veya ameliyat etmesi TBK. m.502 anlamında maddi bir fiili üstlendiği bir iş görme sözleşmesi anlamında vekâlet sözleşmesidir. Sözleşmenin unsurları: 

i. İş Görme: Hasta, kendi bilgileri dahilinde; mevcut rahatsızlığının ne olduğunu ve tedavisi için gereken işlemleri bilemediğinden; hekimin uzmanlığını, kendi adına kullanarak tedavi olmak üzere hekime başvurmuştur. Hekim, hastasının tedavi olma konusundaki iradesi yönünde, tedavisini üstlenerek onun adına sağlığına kavuşması işini yüklenmiştir. Hastasının yakınmalarına göre yaptığı tetkikler neticesinde teşhisi gerçekleştirip, tedavisini planlaması hekimin üstlendiği işlerdir.

ii. Zaman Kaydına Bağlı Olmama: Hekim, hastasının sağlığına kavuşuncaya kadar geçecek zaman hakkında bilgi verememektedir. Çünkü; teşhis aşamasında yapılacak olan tetkiklerin ne kadar süreceği, tedavi aşamasında hastanın metabolizmasının tedavi yöntemine yanıt verip vermemesine göre veya hastanın tedavi sırasında hekimin talimatlarını tam olarak yerine getirip getirmesi sırasında yaşanması muhtemel zaman kayıplarını, sözleşmenin kurulması aşamasında öngörmesi mümkün değildir.

iii. Sonuç Hakkında Garanti Vermeme: Hekim uygulayacağı tedavinin sonuçları hakkında hastasına garanti vermemektedir. Hastası ile tedavi planını uygulamaya almışlardır ve söz konusu plan başta hedeflenen sonuca ulaşmayabileceği hasta tarafından da bilinmesi gereken bir husustur. Herkes tarafından bilinen bir gerçek ise hastalıkların kişiden kişiye farklılık gösterebileceğidir. Hekimler, hastalığın, o kişideki varoluş şekline göre tedaviyi üstlenmektedirler. Tedavinin kesin başarıyla sonuçlanacağı garantisinin verilememesinin nedeni budur.

iv. Örtülü /Açık Kabul: Hekim ile hasta, sözleşme serbestisi nedeniyle aralarında kurulan tedavi olma- tedavi etme işini; isterlerse yazılı, yani; açık bir şekilde, isterlerse zımni; yani örtülü bir biçimde kurabilirler.

v. Ücret: TBK Md. 502’de belirtildiği gibi ücret alınması hususu vekalet sözleşmesinin bir şartı değildir. Ancak, kabul görmüş bir kural olarak; muayenehaneye giden hasta, ücret ödemesi gerektiğini bilmektedir.

-Eser sözleşmesi yönünden: Hekim ile hasta arasında tedavi nedeniyle doğan ilişkiyi eser sözleşmesi ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda araştırılan kaynaklar arasında tam bir fikir birliği bulunmadığı gözlemlenmiştir. Tıbbi girişimlerde hekimler, hastalarına sağlığa kavuşma gibi bir sonuç için garanti vermemektedirler. Hekim, tedavisini hasta ile yürütmektedir. Hastanın iyileşme sürecine uyum göstermesi ve hekimin de hastasının sağlık göstergelerini sürekli kontrol etmesi, hastanın metabolizmasının verdiği tepkilere göre tedavi planını oluşturması, hasta ile yürütülen bir süreçtir. Her adımda hastanın onayı ile bu sonuca birlikte yönelmektedirler. Yaygın olarak kabul görmüş kanı; estetik cerrahi girişimlerinin, estetik amaçlı diş tedavilerinin sonuç hakkında garanti verilebilen girişimler olduğu yönündedir. Çünkü; hekim, şekil, fotoğraf göstererek, girişim sonrası istenilen şekil için sonuç garantisi vererek girişimi gerçekleştirmektedirler. 

Sözleşmenin unsurları: 

i. Eserin Meydana Getirilmesi: Vekalet sözleşmesinde olduğu gibi yüklenici, işi; iş sahibinin iradesi yönünde, onun çıkarlarını gözetecek şekilde, dikkat ve özenle ifa etme esasına göre sonuçlandırmakla mükelleftir. “İstisna sözleşmesinde, egemen olan amaç, bir şeyin meydana getirilmesidir.” Vekalet sözleşmesinden farkı ortaya bir eserin konacak olmasıdır. 

ii. Eseri Eksiksiz Teslim Etme: Eserin, yüklenici tarafından meydana getirilmesidir. “Çalışan iş gücünü belirli ya da belirlenmeyen bir süre için çalıştıranın emrinde bulundurmakla yükümlü olmayarak edimini görüyorsa ve sözleşmenin amacı bir eser meydana getirmekse istisna akdi olur” İş sahibi tarafından istenen eserin yapımı sırasında yüklenici, iş sahibinin emir ve kontrolü altında çalışmamaktadır. Taraflarca kararlaştırılan süre var ise bu sürede eserin istenen özelliklere uygun yapılması için; kendi bilgi ve sanatını kullanarak ortaya koyar. 

iii. Yardımcı kullanma: Eserin teslim edilmesi için yüklenici, eseri yaparken aksi kararlaştırılmadıysa yardımcı da kullanabilir. Ancak; eserin iş sahibinin istediği gibi sonuçlanmaması durumunda yüklenici, eserin yapımını yardımcısının hatası olarak nitelendirip sorumluluktan kurtulamaz. Eserin eksiksiz bir şekilde teslimatından yüklenici sorumludur. 

iv. Ücret: Eser sözleşmesinin ana unsurlarından biri de eserin yapımı ve karşılığında verilecek ücrettir.

-Vekaletsiz iş görme yönünden: Hastanın hayatını kurtarmak veya ağır bir zarara uğramasını engellemek için tıbbi müdahalede bulunan hekim ile hasta arasında sözleşme ilişkisi yoktur. Taraflar arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin olmadığı ve hastanın rızasının da olumlu ya da olumsuz yönde var olmadığı durumlarda, hekimin, hastanın yararına tıbbi bir müdahalede bulunması halinde vekaletsiz is görmeden söz edilmektedir. Örneğin, bilinci kapalı bir hastaya, hekimin tıp biliminin kuralları çerçevesinde yapacağı müdahale vekaletsiz is görme olarak değerlendirilir ve hukuka uygun görülür. Aynı şekilde, bir toplantı ya da bir seyahat esnasında aniden fenalaşan bir kişiye, yakında bulunan bir hekimin ilk müdahalede bulunması yine vekaletsiz iş görme hükümlerine göre değerlendirilecektir. Bu hallerde, hastanın varsayılan rızasına ve ustun özel yararına uygun bir tıbbi müdahale olduğundan, bunun bir haksız fiil olarak değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır. Vekaletsiz is görme hükümlerine başvurulan bir başka durum ise, ameliyat devam ederken beklenmeyen ve hayati önem taşıyan bir durumun ortaya çıkmasıdır. Kural olarak hekim, hastasını aydınlatarak rızasını almış ve yapacağı tıbbi müdahale bu şekilde başlamıştır. Ancak, tıbbı müdahale devam etmekte iken daha önceden tespit edilememiş olan hayati bir durum ortaya çıkarsa ve hekim hastasının rızasını almadığı halde (ya da varsayılan rızasına dayanarak) ameliyata devam ederse yine vekaletsiz is görmüş kabul edilir.

Vekaletsiz iş görmenin unsurları: 

i. İş Görme: Vekaletsiz iş görmenin unsurlarından biridir. İş sahibi tarafından, iş görene verilen bir işin olması, bu işin; işin sahibinin önceden tanımladığı çerçeve dışına çıkabilmesi için iş görme unsurunun varlığı gerekir.

ii. İşin Başkasına Ait Olması: Söz konusu işin bir başkası adına yüklenilmiş olması gerekir.

iii. Vekaletin Bulunmaması: Taraflar arasında vekaletsiz iş görmeye ilişkin bir konudan bahsedebilmek için gerçekleştirilen fiil için ortada vekaletin bulunmaması gerekir: “İş görenin, iş sahibine karşı işi yapmak hususunda yetki bahşeden bir hukuksal durumda bulunmaması gerekir.”

iv. Varsayılan İrade: Vekaletsiz iş gören, fiili gerçekleştirirken; iş verenin bilseydi bu işin yapılmasının onun yararına olacağı inancını taşımaktadır. İşverenin daha önceki karar ve kullandığı iradesine paralel bir karar ile, yani varsayımdan yola çıkılmıştır.

Hekim ve Hasta Arasında Kurulan İlişki Açısından Hekimin Sorumluluğu

Medenî hukuk yönünden ele alınan hukuksal sorumluluk esasen, hekimin, bir haksız eyleminden meydana gelebileceği gibi, sözleşme öncesi görüşme ilişkisi aşamasındaki bir görüşme kusurundan (culpa in contrahendo gibi); sözleşmesel borç ilişkisinden doğan edim yükümlerine aykırı kusurlu eyleminden ya da vekâletsiz is görmüş olmasından kaynaklanabilir. Sorumluluğun kaynağının sözleşmesel görüşme ilişkisi, sözleşme, haksız eylem veya vekâletsiz iş görme olması arasında tazmin yükümlülüğü için gerekli koşullar ile doğacak hüküm ve sonuçlar arasında bazı farklar olduğundan, sorumluluğun hangi esasa dayandığının belirlenmesi, tazminatın dayanağı ve kapsamı ile ispat yükünün dağılımı bakımından önem taşımaktadır. Söz konusu bu tür hukuksal sorumluluk halleri, hekimin hukuka aykırı kusurlu eylemi nedeniyle hastanın uğradığı zararın varlığının ve bunun giderilmesi gereğinin olağan birer sonucudur. Hekimin sözleşmesel sorumluluğu için gerekli koşullar: Sözleşmenin varlığı ve geçerliliği, sözleşmesel yükümün ihlâli, tıbbî kusurlu eylem, zarar, tıbbî kusur ile zarar arasında nedensellik bağı. Hekimlik sözleşmesinde, hasta, hekimin kusurlu eyleminin varlığını değil; hekim kendisinin kusursuzluğunu kanıtlamakla yükümlüdür.  

-Vekalet Sözleşmesinden Doğan Sorumluluk: Hekimin sözleşmenin kurulması suretiyle hastasına karsı üstlendiği temel borcu, tıbbî müdahalelerde bulunma çerçevesinde, gerekli teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda, hekim, öncelikle hastasının muayenesini ve gerekli görülen tüm tıbbî araştırmaları yaparak hastalığının ne olduğunu belirlemek, yani hastalığın adını koymakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, hekimin, hekimlik mesleğinin gerektirdiği özenli araştırmaları sonucu ulaşacağı tüm tıbbî bulguları, tam zamanında ve doğru bir biçimde inceleyip değerlendirerek, somut ve objektif bir teşhiste bulunmasını gerektirir. Aksi durumlarda, yani eksik, geç ya da yanlış araştırma ve incelemeler sonucunda isabetsiz teşhislerde bulunarak, hastasına zarar verilmesi hekimi hukuksal sorumluluk altına sokar. Hekimlik sözleşmesinden doğan edim yükümlülüklerinden birinin veya birkaçının hekim tarafından hiç ya da gereği gibi ifa edilmemesi sözleşmenin ihlâli sonucunu doğurur. Bu nedenle, hekimlik sözleşmesi ile hekime yüklenen borçların neler olduğu belirlenirken, sözleşmenin somut içerik ve kapsamının sınırları iyice araştırılıp, ortaya konulması gerekir. Özellikle, hekimin sözleşmesel yükümlerinin en başında, hastalığın teşhisini koyma ve konulan teşhise göre en uygun tedavi ya da ameliyat yöntemini seçip uygulamanın geldiği belirtilmelidir. Bu borç, hekimin aslî edim yükümünün bir konusu olarak, taraflar arasındaki sözleşmesel borç ilişkisinin kurulmasının da temel amacı olarak görülür. Bunun dışında kalan diğer sözleşmesel yan (talî) edim yükümleri ise, hekimin, hastayı aydınlatma; sadakat ve özen gösterme; sır saklama; tıbbî bilgileri belgeleme ve arşivleme (dokümantasyon); hastanın kendisi veya sahiplerine hesap verme; tıbbî bilgi birikimini artırma ve meslekî deneyimini geliştirme borçlarından ibarettir. Serbest hekimin sözleşme ile üstlendiği aslî edim yükümünün konusu, hastalığın zamanında ve doğru teşhisini koymak; teşhis edilen bu hastalık için en uygun tedavi yöntemini seçip, uygulamaktır. Teşhis koyma yükümünü ifa aşamasında, hastalığa ait geçmiş bilgileri toplamış; hastasının muayenesini bizzat yapmış; hasta ve/veya yakınları ile yoğun kişisel görüşmelerde bulunmuş; gerekli görülebilecek her türlü laboratuvar tahlilini yaptırmış, grafik ve röntgen filmlerini çektirilmesi gibi test ve analiz amaçlı isleri gerçekleştirmiş olması zorunludur. Bu nedenle, hastalığın tanısına yönelik yapılan araştırmalar sonucunda elde ettiği bulguları doğru bir biçimde değerlendirdikten sonra teşhisin konulmuş olması gerekir. Aksi durumlarda ortada bir teşhis hatası söz konusu olacaktır. Ancak, hekimin, sözleşme ile teşhis ve tedavisini üstlendiği hastalıkla ilgili olarak göstermesi gerekli ortalama tıbbî özeni sergilemesine rağmen, sonuçta teşhisini tam zamanında koyamamış ya da yanlış koymuş olsa bile sorumlu tutulamayacağı kabul edilmektedir. Öte yandan, hastalığın teşhisinden sonra hekimin en uygun tedavi yöntemini seçememiş ya da bu şekilde seçilen tedavi yöntemini özenle uygulamamış olması durumlarında ortada bir tedavi kusurunun varlığından söz edilecektir. Teşhisi konulan hastalığın tedavisinde en uygun ve en güvenilir tedavi yönteminin uygulanması amacıyla, hekimin, geleneksel ve/veya modern tedavi tekniklerinden başarılı sonucu elde etme sansı en yüksek, fakat riski en az olan yöntemini kural olarak bizzat uygulaması gerekir. Hastaya yönelik tıbbî müdahalelerin geçerliliği, hastanın kendisine uygulanacak müdahalenin türü, konusu, biçimi, zamanı, kapsamı ve sonuçları hakkında aydınlatıldıktan sonra rızasını serbestçe açıklamış olmasına bağlıdır. Tıbbî müdahaleye rızanın sağlıklı bir iradeye dayanmadığı durumlarda yapılan müdahale, hem hukuka aykırı bir haksız eylem hem de sözleşmesel borca aykırı bir kötü ifa hali olarak kabul edilir ve hastaya ya da yakınlarına verilen zarar nedeniyle hekimi tazmin yükümlülüğü altına sokar. Hekimlik sözleşmesi ile hekime yüklenen önemli borçlardan biri de hastaya sadakat ve tıbbî özen borcudur. Hastaya sadakat borcu, hastanın menfaatlerini kendi menfaatlerinden üstün tutmasını; kendisine güven duyan hastasına karsı dürüst davranmasını gerektirir. Hekimin en önemli yükümlerinden biri olan tıbbî özen borcu ise, somut olaydaki hekimin kendisinin de mensubu olduğu kesimdeki ortalama objektif hekim tipinin aynı olaydaki özel durum ve koşullar altında göstereceği özen derecesinde davranması demektir. Buna göre, hekimin bir pratisyen ya da uzman hekim olup olmaması, klinik deneyiminin azlığı ya da çokluğu, çift dalda uzmanlık diplomasına sahip ve aynı zamanda akademik unvanının bulunup bulunmaması, somut olayın her aşamasında gösterilmesi gerekli dikkat ve özenin derecesinin belirlenmesinde birer objektif ölçüt olarak göz önünde bulundurulacaktır. Kısaca, hekimin tıbbi özen yükümünün ölçüsü, somut ve objektiftir. Tıbbî özen borcu, temel ve genel nitelikli bir edim yükümü olup; hekimin, tıbbî müdahalenin her aşamasında, yani teşhis, tedavi, ameliyat ve bakım edimlerini yerine getirirken, teorik ve uygulamalı tıp alanında genel olarak kabul edilip, benimsenmiş olan meslekî ilke ve kurallara uygun davranmasını gerektirir. Bu nedenle, kendisini sürekli olarak geliştirme gereksinimi duymayan, bir uzmanın görüsüne başvurması gerekirken başvurmayan, tamamen kendi bilgisizliği ve ehliyetsizliği sonucunda yanlış bir tedavi yöntemini uygulayan hekim özen borcunu ihlâl etmiş kabul edilir. Aynı şekilde, acil bir durumla karsı karsıya kalmadıkça, özel uzmanlığı gerektiren bir teşhis ve tedavi için hastasını hastalıkla ilgili uzman hekime göndermeyen ya da danışmayan bir hekim özen borcunu ihlâl etmiş demektir.

-Eser Sözleşmesinden Doğan Sorumluluk: Akyıldız ve Özkan, TBK’nin 471.maddesine atıf yaparak yüklenicinin; yani hekimin sorumluluğunun hastanın yararını düşünerek, edimlerini dikkat ve özenle, tıp biliminin teknik imkânlarını ve uzmanlığını kullanarak yapmasının önemli olduğunu vurgulamışlardır. Hekim her ne kadar dikkat ve özeni gösterse de insan bünyesine yapılacak girişime vereceği tepkiyi kestirmesi mümkün olmayacaktır. Böyle bir durumda hekimin ifasını gerçekleştirmiş olmasından ötürü kusurlu bulunmayacaktır. Görüntülü ve yazılı basında çok sık rastlanıldığı gibi; girişim hastanın istediği şekilde sonuçlanmaması durumunda ortaya sorunlar çıkmakta, hekim maddi manevi tazminat istemiyle dava edilebilmektedir. Böyle bir durumda, hekimin sonuç garantisi verip vermediği önem taşımaktadır. Eğer hekim böyle bir sonucun garantisini vermemiş, hastasını girişimden vazgeçirmek için çabalamış, hastanın ısrarı ile girişimi yapmak zorunda kalmışsa; eser sözleşmesinin sonuç garantisi unsuru oluşmayacaktır. Böylece eser sözleşmesinin gereği gibi yerine getirilmemesi şeklinde bir sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk da doğmayacaktır. 

-Vekaletsiz İş Görmeden Doğan Sorumluluk: TBK Md. 527’de vekaletsiz iş görenin, ihmalden sorumlu olacağından, iş verenin menfaatini koruma amaçlı yapılmasına, hukuk ve ahlaka aykırı olup olmamasına göre ayrımları hükme bağlanmıştır: “Vekâletsiz iş gören, her türlü ihmalinden sorumludur. Ancak, iş gören bu işi, iş sahibinin karşılaştığı zararı veya zarar tehlikesini gidermek üzere yapmışsa, sorumluluğu daha hafif olarak değerlendirilir. İş gören, iş sahibinin açıkça veya örtülü olarak yasaklamış olmasına karşın bu işi yapmışsa ve iş sahibinin yasaklaması da hukuka veya ahlaka aykırı değilse, beklenmedik hâlden de sorumlu olur. Ancak, iş gören o işi yapmamış olsaydı bile, bu zararın beklenmedik hâl sonucunda gerçekleşeceğini ispat ederse sorumluluktan kurtulur.” Hekim, hastasının tanısından sonra yapılacak tedaviyi hasta ile birlikte belirleyip, hastaya tedavi süreci ile ilgili aydınlatma işini yaptığı işi yürütmek üzere hastasından rıza almıştır. Tedavi sürecinde, hekim, hastasının rızasını verdiği işlem veya girişimin dışına çıkmasıyla hastasına zarar verse bile; hastasının hayatını kurtardığını veya daha fazla zarar görmesini engellediğini ispat etmesi ile kusur sorumluluğu hafiflemiş olacaktır. Hekim, hastanın iradesi doğrultusunda tedavi sözleşmesini gerçekleştirmektedir. Hekim, hasta ile aralarında hekimlik sözleşmesi var olsaydı, göstermesi gereken özeni göstermekle yükümlüdür. Vekaletsiz olarak tıbbi müdahaleyi gerçekleştiren hekimin bu fedakarlığı, ona, sözleşmeye dayalı olarak tedavi yapan hekime nazaran daha az özenli hareket etme hakkı vermez. Hekim hastanın üstün yararını hukuka ve genel ahlak kurallarına göre korumak ve gözetmektedir. Hukuka ve genel ahlaka aykırı talepleri gerçekleştirme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hastanın, açık veya örtülü bir şekilde yasakladığı girişimi yapan hekim beklenmeyen durumdan; diğer adıyla komplikasyonlardan da sorumlu tutulacaktır. Ancak, hastanın olumsuz iradesi hukuka ve ahlaka aykırı ise dikkate alınmayacağı gibi, bir haksız fiilden bedeni bir zarara uğrayan kişinin, tedavi yoluyla zararının artmasına engel olmak mümkün olduğu halde, buna rıza göstermemesi bir müterafik (ortak) kusur niteliğinde kabul edilir.

Sözleşmesel İlişkide Zararın Giderilmesi ve İspat

-Zararın Giderilmesi: Tıpkı diğer hukuksal sorumluluk doğuran olgularda (hekimin haksız eylem kusurunda ve vekâletsiz is görmesinde) olduğu gibi, hekimin sözleşme ile üstlendiği yükümlülüklerini hiç ya da gereği gibi yerine getirmemesinden dolayı hastası maddî ve/veya manevî zarara uğramış olabilir. Zarar gören hasta, tıbbî tazminat davası açmak suretiyle, uğramış olduğu her iki türden zararın, sözleşmesel borç ilişkisine aykırı davranmış olan kusurlu hekim tarafından tazminine karar verilmesini isteme hakkına sahiptir. Maddî zararların giderilmesine yönelik açılan bir tıbbî tazminat davasında, ilk olarak, hekimin sözleşmesel kusurlu eylemi nedeniyle hastasının iradesi dışında malvarlığında ortaya çıkan ekonomik kayıpların giderilmesi amaçlanır. Zarar gören sıfatıyla hasta, maddî zarar kalemleri olarak, varlığını ve tutarını kanıtlayabildiği ölçüde, fiilî zararlarının ve yoksun kaldığı (kazanç kaybı) kârının karşılanmasını zarar veren borçlu hekimden isteyebilir. Örneğin, burun ve yanak üzerinde üstlendiği ameliyatı hatalı yapan bir estetik cerraha karsı, zarar gören bir fotomodelin beklediği reklâm ve tanıtım tekliflerini alamamış olması halinde yoksun kalınan kazanç; hekimin hastasını kusurlu ameliyat etmesi sonucunda daha sonra ikinci kez ameliyata alınmak zorunda bırakması durumunda hastasının ayrıca ödemek zorunda kaldığı ek masraflar ise fiilî zarar kalemi olarak maddî tazminat davasında parasal tazmin konusu yapılabilir. Öte yandan, hekimin sözleşmeye aykırı davranışı, hastanın kültürel, sosyal ve bireysel kişiliğini oluşturan ruhsal ve psişik kişilik değerleri üzerinde manevî kayıplara uğramasına da yol açmış olabilir. Örneğin, ciddî ruhsal bunalım geçiren genç bir kızın psikiyatrik tedavisini sözleşmeyle üstlenen evli bir psikiyatri uzmanı hekimin hastası ile ask ilişkisine girip onun yeniden ağır bir sinir krizine yakalanarak değişik ruh sağlığı kliniklerinde yatmasına sebebiyet vermesi olayında, hekim sadakat yükümüne uymamış ve dolayısıyla sözleşmeden doğan yapmama edimine aykırı davranışla hastası ve ailesi üzerinde yarattığı derin acı ve şiddetli elemler tazminat konusu bir manevî zarar olarak görülmektedir. Bu türden zararlar, hekimin yanlış teşhis koymuş ya da uygun olmayan tedavi yöntemini uygulamış olmasından dolayı hastasının acı ve ıstırap duyması, yaşama sevincinin yok olması ya da azalması olup; mal varlıksal değerlerdeki kayıpların karşılığı olarak ele alınan teknik anlamdaki maddî zararların dışında kalır. Bununla birlikte, manevî zararın giderilmesine yönelik açılan tıbbî tazminat davasında, zarar gören hastaya belli bir parasal ödemede bulunulmasını sağlamaktaki amaç, onun üzerinde bir tatmin duygusu yaratmak ve ruhsal kayıpları telâfi etmektir.

-İspat: Gerek maddî gerekse manevî zararın tazmini amacıyla hekime karsı açılacak olan tıbbî tazminat davalarında, zarar gören hasta, uğramış olduğunu iddia ettiği ve tazmin edilmesini istediği zararının varlığını ve sınırını kanıtlamakla yükümlüdür. Bununla birlikte, çoğu kez hastanın uğradığı zararın varlığını, boyut ve sınırlarını kanıtlamadaki ciddî güçlükler yaşayabilecek bir durumda bulunması nedeniyle, hastadan tam bir ispat işini beklemek somut olay adaletine ters düşebilecektir. Bu nedenle, ispat hukukunda kanıtlama güçlüğü olan vakıalar yönünden kabul edilen ilk görünüş ispatı ya da emarelere dayalı ispat gibi özel kanıtlama yöntemleri sayesinde, hasta, bir yandan hem nedensellik bağını hem de sorumluluk ve tazmin konusu zararların varlığını kanıtlarken; öte yandan hâkimde yeteri kadar yargısal kanaat oluşturabilecek derecede somut olayın oluşum ve gelişim sürecini ortaya koyan delillerini ileri sürebilme olanağına sahip kılınmaktadır.

Sorumlulukta Yetkili ve Görevli Mahkeme

Özel hastanede veya özel muayenehanede gerçekleştirilen bir müdahaleden zarar doğmuşsa; tazminat davası Adli Yargıda açılır. 28.05.2014 tarihinden önceki durum: Özel hastanelere karşı açılacak davalarda, oluşan zararlar nedeniyle tesislerden kaynaklanan işletme kusurlarından ve yardımcı kişilerin eylemlerinden (hekimlerin ve diğer sağlık personelinin kusurlarından) dolayı özel hastanelere karşı açılacak davalarda görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemeleri ve Ticaret mahkemeleri idi. ‘Vekalet ve Eser sözleşmesine dayalı‘ tıbbi müdahalelerdeki uyuşmazlıklar, 2013 Kasım ayında Resmi Gazetede yayımlanan 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamına alınmıştır. Yeni Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun 28 Mayıs 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Özel sağlık kuruluşlarını, muayenehanesinde hizmet veren bağımsız doktorları, Tıbbi müdahalelerden kaynaklanan uyuşmazlıklarla ilgili davalar, 28 Mayıs 2014’ten itibaren Asliye Hukuk Mahkemeleri, Asliye Ticaret Mahkemeleri yerine; Tüketici mahkemelerinde görülecektir. (3. madde l. bendinde belirtilen, “Tüketici işlemi). Uyuşmazlığın değeri (28 Mayıs 2014 ten sonra geçerli olan); 2 bin liranın altındaysa ilçe tüketici hakem heyetlerine, 3 bin liranın altındaysa il tüketici hakem heyetlerine,
Büyükşehir statüsünde bulunan illerde 2–3 bin lirası arasındaysa il tüketici hakem heyetlerine gidilecek.
Bu miktarların üzerindekilerde ise; Tüketici Mahkemeleri görevli olacaktır. Kamu hastanelerinde meydana gelen hizmet kusuru nedeniyle oluşan zararlara ilişkin açılacak tam yargı davaları, eskisi gibi idare mahkemesinde açılmaya devam edecektir. Bu konuda yer alan parasal sınırların 1/1/2016 tarihinden itibaren uygulanması ile ilgili, 20/12/2015 tarihli ve 29568 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Gümrük ve Ticaret Bakanlığının Tebliği (6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunun 68.maddesi ve Tüketici hakem Heyetleri yönetmeliğinin 6.maddelerinde yer alan Parasal Sınırların Artırılmasına İlişkin Tebliğ) mevcuttur. Tebliğ’in parasal sınırlar başlıklı 3.maddesi; “(1) Tüketici hakem heyetlerinin, uyuşmazlıklara bakmakla görevli olmalarına ilişkin parasal sınırlar; a) İlçe tüketici hakem heyetlerine başvuru için üst parasal sınır, 2.320 Türk Lirası, b) Büyükşehir statüsünde olan illerdeki il tüketici hakem heyetlerine başvuru için parasal sınır, 2.320 Türk Lirası ile 3.480 Türk Lirası arası, c) Büyükşehir statüsünde olmayan illerin merkezlerindeki il tüketici hakem heyetlerine başvuru için üst parasal sınır, 3.480 Türk Lirası, ç) Büyükşehir statüsünde olmayan illere bağlı ilçelerde, il tüketici hakem heyetlerine başvuru için parasal sınır, 2.320 Türk Lirası ile 3.480 Türk Lirası arası, olarak tespit edilmiştir.” Bu miktarların üzerindekilerde ise tüketici mahkemeleri görevli olacaktır. Özel hastaneye veya özel muayenehane sahibi hekime karşı açılacak davalarda yetkili mahkeme, davalının davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir. (HMK madde 6). Haksız fiilden doğan davalarda, HMK madde 16 uyarınca haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkili kılınmıştır.